Pazartesi, 23 Ekim 2017

Kendini bilen Rabbini bilir. Rabbini bilen haddini bilir. Hayatın hangi amaçla yaratıldığını bilen, alemi temaşa eden, alemi anlayan, dünyayı anlayan ve sonuçta insanı anlayan herşeyin Yaratıcısının kim olduğu anlar. Bu sebeple gerçek anlamda düşünen, hakikati anlamaya çalışan insan tevazulu bir hayat sürmenin gayreti içerisinde olur,  kibirli olamaz, olmamalıdır. Çünkü kim olduğunun farkında olan Kibre asla kalkışmaz. Kuran-ı Kerim bizlere tevazuyu hayatına aktarmayıp  kibirli davranış gösterenlerin sonunu hep felaketle sonuçlandığını hatırlatmaktadır. İlk kibirlenen İblis oldu. Yaratılmış olduğunu ve bir Yaratanının olduğunu unuttu. Allah’ını unutunca O’nun emrini yerine getirmeyi unuttu. Unutunca Rahmetten kovulanlardan oldu. Bu husus bizlere şöyle anlatılmaktadır.

وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ ثُمَّ قُلْنَا لِلْمَلآئِكَةِ اسْجُدُوا لآدَمَ فَسَجَدُواْ إِلاَّ إِبْلِيسَ لَمْ يَكُن مِّنَ السَّاجِدِينَ

قَالَ مَا مَنَعَكَ أَلاَّ تَسْجُدَ إِذْ أَمَرْتُكَ قَالَ أَنَاْ خَيْرٌ مِّنْهُ خَلَقْتَنِي مِن نَّار وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍٍ

“Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.”

Allah’ın emrine itaatsizlik eden ve tevazu yerine kibri tercih eden iblis, tövbe edip Rabbine geri dönmek yerine kibri onu daha büyük kötülüğe sevk etti, Dünyada ve ahirette hem ziyana uğrayanlardan hem de kendinin vesvesesine uyanları kötülüğe sürükleyenlerden oldu. Yüce Rabbimiz ayetin devamında şöyle buyurmaktadır. “Allah: Öyle ise, "İn oradan!" Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! çünkü sen aşağılıklardansın! buyurdu. İblis: Bana, (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi. Allah: Haydi, sen mühlet verilenlerdensin, buyurdu. İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. "Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!" dedi. Allah buyurdu: Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!”[1]

Kendini unutmayan Rabbini unutmuyor. Rabbini unutanlar aslında hep kendini unutmuşlardır. Kendini unutanlar dünyanın zevkine aldanmış, malın mülkün hiç bitmeyeceğine kanmış, dünyada fesat çıkarıp, zulüm, haksızlık, nihayetinde ise dünyasını perişan edenler ahiretini de hüsrana uğratmıştır. Unutulmamalıdır ki, Allah kimseye azap edici değildir. Yüce Allah kendisinin unutulmaması için insana akıl verdi, gönül verdi, anlayış verdi, kavrayış verdi. Bunların yanında birde Peygamberler, Kitaplar gönderdi. Hepsi insan için. Hepsi Rabbin unutulmaması için. Hepsi dünya ve ahiret mutluluğunu yakalamak isteyenler için. Ama yoldan çıkan şeytan insanları da kendisi gibi yoldan çıkartmaya çalıştı. Ona uyanlar ve vesveselerine aldananlar, tövbe etmeden, Allah’ı hatırından çıkararak dünyada yaşamak isteyenler hep zarar etti. Kur’an-ı Kerim bu ibretlik hadiseleri özellikle kıssa olarak bizlerin nazarına sunmaktadır.

Birçok ayette geçmiş kavimlerin yapmış oldukları aşırılılıklar dile getirilmekte, kendilerine gönderilen Peygamberleri dinlemeyen ve kitaplara uymayıp doğru ve gerçek hidayet yoluna Allah yoluna uymayanların dünyada azaba çarptırıldıkları hatırlatılmakta aynı yanlışa bizlerin düşmemesi istenmektedir.

Hz. Nuh kendi kavmine, Ad Kavmine Hz. Hud, Semud Kavmine Hz Salih, Medyen Kavmine Hz. Şuayb, Nemruta Hz. İbrahim, Firavuna Hz. Musa gönderilmiş, kibirle hareket eden, yanlışlıklar içerisinde olan insanların hepsi Yüce Allah tarafından uyarılmıştır.

Kibir insanı helake sürüklemektedir. Kibrin karşısında ise tevazu gelmektedir. Tevazu Sözlükte "alçak gönüllü olmak" anlamına gelen tevazu, ahlâk kavramı olarak,"kişinin nefsini Hakk'ın huzurunda kulluk mevkiine koyması, insanlara karşı kibirli ve gururlu olmaması" demektir.[2]

Allah-u Teala iyilikler içerisinde olmamızı, başta ana-babamız olmak üzere tevazu içerisinde bir davranış sergilememizi istemektedir. Ayette bu husus şöyle ifade edilmektedir.

وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُل رَّبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيراً

“Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim!, Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.”[3] Bir başka ayette ise Yüce Allah kendisine inanan kullarının davranış şeklini şöyle bildirmektedir.

وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْناً وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَاماً

“Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler.”[4] Yüce Rabbimiz bir başka ayette ise insanlardan başka yaratılan varlıklarında tevazu içerisinde olduklarını bizlere hatırlatmaktadır. Yüce Allah şöyle buyuruyor.

أَوَ لَمْ يَرَوْاْ إِلَى مَا خَلَقَ اللّهُ مِن شَيْءٍ يَتَفَيَّأُ ظِلاَلُهُ عَنِ الْيَمِينِ وَالْشَّمَآئِلِ سُجَّداً لِلّهِ وَهُمْ دَاخِرُونَ

“Allah’ın yarattığı şeyleri görmüyorlar mı? Onların gölgeleri Allah’a secde ederek ve tevazu ile boyun eğerek sağa ve sola dönmektedir.”[5]

Yüce Rabbimiz Kibri yasak kapsamı altına almakta, Kibirli olmayanların sonuçta felaha kavuşacaklarını müjdelemektedir. İlgili ayetler şunlardır.

وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحاً إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

“Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez.”[6]

تِلْكَ الدَّارُ الْآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوّاً فِي الْأَرْضِ وَلَا فَسَاداً وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ

“İşte ahiret yurdu. Biz onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara has kılarız. Sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.”[7]

 Sevgili Peygamberimizin birçok hadislerinde ise kibrin kötülüğü insanlara hatırlatılırken, mütevaziliğin ise ne kadar önemli olduğu ve insan hayatına kattığı güzellikler dile getirilmektedir. Bu hadislerden bir kaçı şöyledir.

“Size cennet ehline delâlet edip bildireyim: Her zat olan, insanlar tarafından zaîf görülen (mütevazı') Mümindîr. O şayet Allah üzerine bir şeye yemîn etse, Allah muhakkak onu yemi­ninde gerçek çıkarırdı. Size cehennem ehlini de bildireyim; Onlar da her katı yürekli, kibirli ve hileci, ululuk taslayan kimselerdir”[8]

إِن اللَّه أَوحَى إِليَّ أَنْ تَواضَعُوا حتى لا يَفْخَرَ أَحَدٌ عَلى أَحدٍ ، ولا يَبغِيَ أَحَدٌ على أَحَدٍ

“Allah Teâlâ bana: O kadar mütevâzi olun ki, kimse kimseye böbürlenmesin; kimse kimseye zulmetmesin, diye bildirdi.”[9]

ما نَقَصَتْ صَدقَةٌ من مالٍ ، وما زاد اللَّه عَبداً بِعَفوٍ إِلاَّ عِزّاً ، ومَا تَوَاضَعَ أَحَدٌ للَّهِ إِلاَّ رَفَعَهُ اللَّهُ

“Sadaka vermekle mal eksilmez. Allah Teâlâ affeden kulunun değerini artırır. Allah rızâsı için alçak gönüllü olanı Allah yüceltir.”[10]

Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimizin kendisi hakkında olan şeylerle övünmediğini ve nasıl bir tevazu içerisinde olduğu bir hadiste bizlere şöyle aktarılmaktadır. “İbn Abbâs (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v)’in ashabından bazı kişiler, kendisini beklemek üzere oturmuşlardı. Rasûlullah (s.a.v.) çıktı onlara yaklaşınca onların konuştuklarını duydu. Bazıları şöyle diyordu: “Şaşılacak şey doğrusu Allah yaratıklarından birini dost edinmiş, İbrahim dost edinmiş diğer bir kısmı ise Musa’nın Allah’la konuşması daha hayret verici bir şeydir. Allah onunla apaçık konuşmuştur. Diğer bir kısmı ise İsa Allah’ın kelimesi ve ruhudur. Diğer bir kısmı da Adem, babasız şekilde yaratılmış, seçkin insandır, dediler.” Rasûlullah (s.a.v.) onların yanına geldi selam verip şöyle buyurdu: “Konuşmalarınızı ve hayret ettiğiniz şeyleri dinledim. İbrahim, Allah’ın dostu olup o bir gerçektir. Musa’da Allah’ın konuştuğu seçkin bir kimsedir, bu da doğrudur. İsa’da Allah’ın ruhu ve kelimesidir. Buda bir gerçektir. Adem: Allah seçmiştir. Bu da bir gerçektir. Dikkat ediniz Allah’ın sevgilisi övünmeksizin benim övünme yok. Kıyamet günü hamd sancağını taşıyacak olan benim övünmek yok… Kıyamet gününde ilk şefaat edecek olan benim şefaati kabul edilecek olanda benim. Fakat övünme yok… Cennetin kapılarının halkalarını ilk hareket ettirecek olan benim. Allah bana Cennet kapısını açacak beraberinde olan mü’minleri ve fakirleri Cennete sokacaktır, fakat övünme yok… Ben geçmişlerin ve geçeceklerin en değerlisiyim, fakat övünme yok…”[11]

Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimizin tevazu timsali hayatından bir örnek şöyledir. Mekke’nin fetih günü Sevgili Peygamberimiz, kendisine Mekke’nin fethinin de ikram ve ihsan edildiğini görünce, Allah’a karşı duyduğu derin minnet ve şükrandan dolayı başını yine tevazu ile yere eğdi. O derece eğildi ki, sakalının ucu neredeyse devesinin semerinin başına değiyordu. O esnada devamlı olarak “Ey Allahım! Hayat ancak ahiret hayatıdır” diyordu.[12]

Sahabenin büyüklerinden ve ikinci halife Hz. Ömer’in hayatından bir kesit sunarak Sahabe hayatında tevazünün yerini daha iyi anlayabiliriz. Hz. Ömer halife olduğu yıllarda bir gün ashâb-ı kirâmdan Cârûd İbni Muallâ ile yolda giderken karşılarına Havle Binti Sa’lebe çıktı. Artık yaşlanmış olan Havle, Hz. Peygamber zamanında genç bir hanımdı. Yaşlı kocasıyla arasında geçen bir olayı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e şikâyet etmiş, meselesini halletmek üzere Mücâdele sûresinin ilk âyetleri nâzil olmuştu. İşte bu hanım sahâbî:

- Ömer! diye seslendi.

Hz. Ömer durunca Havle ona şunları söyledi:

Biz seni bir hayli zaman “Ömercik” diye bilirdik. Sonra büyüdün “delikanlı Ömer” oldun. Daha sonra da sana “Mü’minlerin Emîri Ömer” dedik. Allah’dan kork ve insanların işleriyle ilgilen. Zira Allah’ın azabından korkan kimseye uzaklar yakın olur. Ölümden korkan, fırsatı kaçırmaktan da korkar.

Bu sözler üzerine Hz. Ömer duygulandı ve ağlamaya başladı. Onun bu haline üzülen Cârûd, Havle’ye dönerek:

- Yeter be kadın! Mü’minlerin Emîri’ni rahatsız ettin, dedi. Hz. Ömer arkadaşına şunları söyledi:

- Bırak onu istediğini söylesin! Sen bu kadının kim olduğunu biliyor musun? Bu, şikâyetini Allah Teâlâ’nın arş-ı a’lâdan duyup değer verdiği Havle’dir. Vallahi beni geceye kadar burada tutmak istese, namazımı kılıp gelir yine onu dinlerdim.[13]

Mütevazilik Allah (c.c.) tarafından bizlere emredilmiş olan ve dünya hayatında insanlara huzur getiren bir haslettir. Nitekim Yüce Rabbimiz kullar arasında haksızlık yapılmamasını, insanların horlanmaması ve insanların diğer insanlara karşı kibirle hareket etmemelerini istemektedir. Şu husus çok dikkat çekicidir. Hayatında kendi imkanları sebebiyle kibirlenen insan aslında kendisine ait olmayan bir şeyle insanlara karşı övünmektedir ki, buda çok yanlış bir durumdur. Malıyla övünen insan malın kendisine ait olmadığını ve sonunda bitecek olduğunu unutmamalıdır. Fiziki yapısıyla övünen bir gün gücün, kuvvetin, güzelliğin, endamın gideceğini, yaşlılığın insanın belini bükeceğini unutmamalıdır. Fizyolojik yapısıyla övünen yaratılışın hiçbir evresinde müdahil olmadığı bir konuda nasıl övünebilmektedir. İnsanların fiziki yapısıyla alay eden “kambur, kör, sağır vb.” Allah’ın yarattığı mahlukatı beğenmezlik yaptığını ve buda çok hatalı bir tutum olduğunu unutmamalıdır.

Mütevazilik sadeliği, sadelik ise merhameti getirir. Merhamet edene merhamet edilir, merhamet etmeyene ise merhamet edilmez. Allah rızası için tevazu gösteren insana hem Yaratan tarafından merhamet edilir, kendi katında değeri artar ve kendisinden razı olunur, hem de insanlar tarafından razı olunan bir insan haline gelir.

Efendimiz mütevaziydi. Ashab mütevaziydi. Nitekim Yaratan da mütevazi olanları sevmiş, derecelerini yükseltmiş, kibirlenenleri ise dünyada ve ahirette hakir kılmıştır. Bir hadislerinde Efendimiz şöyle buyurmaktadır. “Kim Allah Sübhanehu (rızâsı) için bir derece tevazu (alçak gönüllülük) ederse Allah o kimseyi buna karşılık olarak bir derece yükseltir. Kim de Allah (rızâsı) hilâfına bir derece kibirlenirse Allah bu kimseyi kibirlenmesine karşılık olarak bir derece alçaltır ki, nihayet onu aşağıların en aşağısında kılsın."[14]

Tevazu neye değer vermemizi hatırlatan güzel bir haslettir. Kibir ise aklımızı kapatan, gönlümüzü karartan ve neye ne kadar değer vermemiz gerektiğini unutturan bir kötülüktür. Bu sebeple ölümü sıkça hatırlamak, her şeyin bir gün nihayet erdiğini unutmamak tevazu içerisinde bir hayat sürmemize yardımcı olacaktır.

Tevazu kulluğun gereğidir. Kulluk Allah’ı Yaratan olarak kabul edip, kendisini de yaratılan olarak görmesidir. Yaratılanın Yaratan karşı tevazu duyması ise en doğal ve en gerçek şeydir. Kibir ise kulluğunun hatırdan çıkarılmasının bir neticesidir. Yaratılanın yaratılmış olduğunun ve acziyetinin hatırdan çıkarmasıdır. Her şeye muhtaç olduğumuzu unutmamalıyız. Bedenimizde bulunan bütün organlara muhtacız. Bir uzvumuz hastalandığı zaman onu iyileştirmek için ne kadar çaba göstermekteyiz. Bir uzvumuz noksanlaştığı zaman ise ne kadar sıkıntı çekmekteyiz. Havaya muhtacız, aldığımız hava kirlendiği zaman ciğerlerimiz hastalanmakta; suya muhtacız, susuz yaşabilir miyiz? Güneşe muhtacız, dünyamızın kendi etrafında ve güneş etrafında dönüşüne muhtacız. İnsan olarak muhtaç olmadığımız hiçbir şey var mı? Bu sebeple mütevazi olan şahıs acziyetini bilmiş demektir. Bu acziyet ise haddi bilmeyi ve kibirlenmemeyi gerektirir.

Sözümüzü güzel bir mısra ile sonlandırıyoruz.

Mal’ü mülke olma mağrur, deme var mı ben gibi!

Bir muhalif yel eser, savurur harman gibi…

Yüce Rabbimiz bizleri kibirlenenlerden ve sonuçta kaybedenlerden değil, tevazulu bir hayat sürerek dünya ve ahiret güzelliğini elde edenlerden eylesin. Kendi rızasına uygun, razı olunan bir iman, yaşanılan Salih bir ibadet ve kamil bir ahlak nasip etsin.

Cumanız mübarek olsun. Allah’a emanet olun.

Ahmet ÜNAL

Vaiz


 

[1] Araf, 7/11-18

[2] Dini Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay. “Tevazu” md.

[3] İsra, 17/24

[4] Furkan, 25/63

[5] Nahl, 16/48

[6] Lokman, 31/18

[7] Kasas, 28/83

[8] Buhari, Eyman, 9

[9] Riyazü’s-Salihin, Hadis No: 603

[10] Riyazü’s-Salihin, Hadis No: 604

[11] Tirmizi, Menakıb 1

[12] İslam Tarihi, M. Asım Köksal, Şamil Yayınevi, c.VIII, s.251

[13] Riyazü’s-Salihin, Tercüme ve Şerhi, Erkam yayınları, c.III, s.508

[14] İbn Mace, Zühd, 16