Cumartesi, 24 Haziran 2017

Gönül Kirliliğinden Çevre Kirliliğine

İnsanın duygu ve düşüncelerini, karakter ve şahsiyetini, söylem ve eylemlerini harekete geçiren mekâna kısaca gönül (Kalp) diyebiliriz. Çevre ise, içerisinde yaşayan; bireyleri, canlıları, bitkileri ve doğa güzelliklerini içeren alanın adıdır. Bu vaazımızda; belirli sınırlarla çevrilen alan içersindeki varlıkların uyumlu olması, bu ahenkli dengenin bozulmasında insanların olumsuz katkılarını vaazımızda dile getireceğiz.

Çevre, içerisinde bulunan canlı varlıkların eylemlerini etkileyen yada etkileyebilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik, toplumsal nitelikteki tüm etkenleri kapsar. Çevre, canlı ve cansız varlıkların karşılıklı etkileşimleri şeklinde algılanabilir. Çevrenin canlı öğelerini insan, bitki örtüsü, hayvan toplulukları ve mikroorganizmalar, cansız öğelerini ise; iklim, hava ve su kaynakları oluşturur. Cansız varlıklar canlıları etkileyip, onların işlerini kolaylaştırırken, canlılar da cansız varlıkların kâinata katkılarını göz ardı etmeden sahiplenmeli ve onlara yönelik yapılacak her türlü olumsuzluklara karşı önlem almalıdır.

Çevre kavramını; insanın iç ve dış çevresi şeklinde ele alıp incelememiz mümkündür. İnsanın gönül, akıl ve duygularını içeren iç çevresi, yeni doğan her insanda temiz ve her türlü kötülüklerden uzak olarak yaratılmıştır. İnsanlar yaşadıkları süre içerisinde bu güzel duygu ve düşüncelerine bulaştırdıkları kötü söz, gıybet, dedikodu, iftira, yalan ve alaycı tavırlarıyla bozar, açılan beyaz sahifeyi zamanla kirletirler. Bal kabından, bal; sirke kabından, sirke akacağı gibi, kalbi kötülüklerle dolan birisinden de güzel eylemler beklenemez. İçindeki kötü duygu ve düşünceleri dış çevreye telafisi mümkün olmayan yaralar açacaktır. Günümüzde meydana gelen kötülüklerin temelini içten gelen kin ve nefretler oluşturmaktadır. “Pireye kızıp ta, yorganın yakılması” çok anlamsız olmasına rağmen dünyanın dengesini bozacak çalışmalara imza atabilecek birçok duyarsız insanı görmemiz mümkündür.

 Her şeyi bir ölçüye göre yaratan Yüce Allah (c.c.), bozulmadığı sürece bu dengenin devam edeceği ve işlevini sürdüreceğini bildirmiştir. Ancak insanlarda sonradan beliren kötü düşünceler bu dengeyi bozmaktadır.

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu.”[1];

وَلاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ بَعْدَ إِصْلاَحِهَا

“Yeryüzünde, düzeni kurulduktan sonra, bozgunculuk yapmayın...”[2]; "Sizin için gökten su indiren Allah'tır. O sudan içersiniz, hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de onunla biter. Allah onunla sizin için ekin, zeytin, hurma, üzümler ve her çeşit meyvelerden bitirir. Şüphesiz ki bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır."[3];

وَإِذَا تَوَلَّى سَعَى فِي الأَرْضِ لِيُفْسِدَ فِيِهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَ وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الفَسَادَ

“İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.”[4] v.b. gibi ayet-i kerimeler bu gerçeği gündeme getirmektedir.

İnsanın doğup büyüdüğü ve hayat sürdüğü sosyal çevresi vardır. Aile, okul, iş, toplum, millet ve ülkeler tüm dünyayı kapsamakta, evrende bulunan tüm nimetler de insanların ortak malı olarak kendini göstermektedir. İç çevrenin dış çevreye yapacağı her tahribat tüm dünyayı etkileyecektir. Dünya insanını bir gemide yolculuk yapan topluluğa benzeten Hz. Peygamber (sav.), gemiyi batırmaya sebep olabilecek bir kişinin hatası, bütün yolcuların ölümüne sebebiyet verebileceğini gündeme getirerek iç ve dış çevrenin uyumlu olmasına dikkat çekmiştir. İlgili hadiste Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır. “Bir gemiyi paylaşan ve bir kısmı altta bir kısmı üstte olanları düşünün. Altta bulunanlar, su ihtiyaçları için gemiyi delmek istediklerinde, üsttekiler buna mani olmazlarsa gemi batar ve hepsi birden boğulur; eğer mani olurlarsa hepsi kurtulur”[5]    

Doğadaki ağaçları gelişigüzel kesen, yangınlara sebebiyet verip dünyanın çölleşmesine yol açan, dünyanın 3/4’ü nü oluşturan su kaynaklarını kirletip hoyratça kullanarak binlerce canlının yaşamasını dolaylı veya doğrudan etkileyen, teneffüs ettiğimiz havayı bilinçsizce kirleten ve kirlenmesine karşılık önlem almayan insanlar, içlerindeki görülmeyen kirleri dışarıya eylemleriyle akıtmıyor mu? Dünya üzerindeki doğal zenginlikleri elde edebilmek için her türlü katliamı mubah sayan insanlar, “yaşamak için öldüreceksin” anlayışıyla lüks hayat sürebilmek için masum insanların miras ve haklarını yemiyorlar mı?

 Dar anlamda konuşacak olursak; yaşadığı alanları tahrip eden, boş mekânların camlarını kıran, sokak lambalarına zarar veren, duvarları anlamsız yazılarla kirleten, elindeki çöpü yerlere atan, sokaklara tüküren, temizlik görevlisinin hemen ardından içtiği sigarayla o insanın emeğini hiçe sayarak yerleri kirleten insanların bu eylemleri, içlerindeki kirliliğin bir yansıması olarak düşünülebilir. 

 Tabiatın bir ölçü ve denge içinde yaratıldığı ve bu denge bozulduğunda her şeyin zarar göreceği gibi temel kaideler, İslam’ın sık sık gündeme getirdiği konulardır. Çünkü çevre; insanın içinde yaşadığı maddi ve manevi ortamdır. Bütün vatandaşların ortak varlığı olup, hava, su, toprak, bitki, hayvan varlığı ile doğal ve tarihsel zenginlikleri içerir. Yeryüzü, üzerinde taşıdığı sayısız nimetler ve güzelliklerle insana emanet edilmiştir. Bu emanete, ancak onun tabii dengesini koruyarak riayet edilebilir. Görüldüğü gibi gökler, yeryüzü, denizler, güneş, ay, gece, gündüz, yeryüzünde biten ekinler, zeytin, hurma, üzümler ve her çeşit meyve ve bitkiler insanlar için yaratılmıştır. İnsanoğlu, emrine sunulan bu nimetlerden ancak çevreyi koruyarak istifade edebilir, çevreyi kirleterek, tahrip ederek istifade edemez. Uhud savaşında Müslümanlara sağladığı kolaylıktan dolayı; "Uhud öyle bir dağdır ki biz onu severiz, o da bizi sever."[6] sözüyle Hz peygamber ona olan sevisini dile getirmektedir. Böylece Müslüman'a kâinata şefkatle bakmalarını, onu bir canlı gibi sevip korumalarını öğretmiştir.

Ağaç ve Ormanlar da Allah’ın canlılara bir lütfüdür. Dinimiz ağaç dikmeye ve ormanlarımızın korunmasına büyük önem verir. Ormanlar hava kirliliğini önler, iklimi değiştirir, havayı temizler, dünyamızın oksijen deposudur. Havayı zehirli gazlardan temizler ve oksijen üreterek hayata hayat katar. Bulunduğu bölgeye yağmurun yağmasını sağlar. Toprağı erozyona karşı korur. Manzarası ile insanı huzur ve sükûna kavuşturur. Gözümüze güzellik, gönlümüze neşe sunar. Kısaca ağacından, görünüşünden, gölgesinden, temiz havasından istifade ederiz. Atalarımız da, "Yaş kesen baş keser" sözleriyle doğayı korumaya katkıda bulunmuştur.

"Kıyamet koparken elinde ağaç fidesi olan, kıyamet kopmadan dikmeye gücü yeterse mutlaka onu diksin."[7] ; "Bir Müslüman bir ağaç diker veya bir tohum eker de bunların mahsulünden bir kuş veya insan veya hayvan yiyecek olsa, bu onun için bir sadaka olur."[8] "Bir kimse bir ağaç dikerse Allah diktiği o ağaçtan çıkan meyve kadar ona ödül verir."[9] sözleriyle dinimizin çevreye katkılarını Hz. Peygamber (sav.) dünyaya ilan etmiştir. Gönülleri kötülüklerden arındırıp, içlerdeki güzelliklerin tüm dünyaya yayılması dileğiyle…

 Geceniz mübarek olsun. Allah’a emanet olun. Selam ve dua ile…

Ali İhsan ÇELEBİ

Vaiz


 

[1] Rum, 30/41

[2] Araf, 7/56

[3] Nahl, 16/10–11

[4] Bakara, 2/205

[5] Buhari, Şirket, 6

[6] Buhârî, Cihad 71, 74;  Müslim, Hacc 504, (1393);

[7] Ahmed b.Hanbel, Müsned, III, 184, 191

[8] Buharî, Hars 1, Edeb 27; Müslim, Müsâkat 12, (1553); Tirmizî, Ahkam 40, (1382).

[9] Ahmed b.Hanbel, Müsned, V, 415